top of page

Çizgiyle Bak Atölyesi (urbansketching): Kentle, Bedenle ve Zihinle Yeniden İlişki Kurmak


Bir yere bakmak, onu gerçekten görmekle aynı anlama gelmez.


Gün içinde yüzlerce yapı, sokak, insan, ağaç, pencere ve nesne görüş alanımızdan geçiyor. Fakat bunların ne kadarını gerçekten fark ediyoruz? İçinden geçtiğimiz bir sokağın genişliğini, bir yapının gökyüzüyle kurduğu sınırı, kaldırımın bedenimizi nasıl yönlendirdiğini, bir ağacın cephesindeki sertliği nasıl yumuşattığını ne kadar görüyoruz?


Çoğu zaman çevremize bakmıyoruz; çevremizi tanıdığımızı varsayıyoruz.

Bir bina gördüğümüzde zihnimiz ona hızla “bina” adını veriyor. Bir insanı “oturan kişi”, bir ağacı “ağaç”, bir meydanı “boşluk” olarak sınıflandırıyor. Böylece gerçekten incelemek yerine, daha önce öğrendiğimiz kavramlarla gördüğümüz şeyin üzerini örtüyoruz.

Benim “Çizgi ile Bak” atölyesindeki temel derdim tam olarak bu otomatikleşmiş görme biçimini kırmak.


Sokak Forumu kapsamında, Şebnem Kayhan eşliğinde gerçekleştirilen “Art Interview” etkinliğinden bir kare. Kadıköy, 20–23 Mayıs 2024.
Sokak Forumu kapsamında, Şebnem Kayhan eşliğinde gerçekleştirilen “Art Interview” etkinliğinden bir kare. Kadıköy, 20–23 Mayıs 2024.

Bu nedenle yaptığım şey yalnızca bir çizim ya da suluboya atölyesi değil. Katılımcılara güzel resim yapmayı öğretmek, herkesi aynı estetik sonuca ulaştırmak ya da kusursuz perspektifler çizdirmek gibi bir amacım yok. Çizimi, bir ifade becerisinden önce bir algılama, düşünme ve çevreyle ilişki kurma yöntemi olarak ele alıyorum.

Çünkü çizmek, bakmayı yavaşlatır.

Yavaşlayan bakış ise daha önce görünmeyen ilişkileri açığa çıkarır.


Kuzguncuk'ta pazar gözlemi
Kuzguncuk'ta pazar gözlemi

Çizmek, gördüğümüz şeyi kopyalamak değildir.


Çizim çoğu zaman yalnızca görsel bir temsil meselesi olarak düşünülür. Karşımızdaki nesneye bakar, onu mümkün olduğunca benzer biçimde kâğıda geçirmeye çalışırız. Çizim iyi görünüyorsa başarılı, benzemiyorsa başarısız sayılır. Oysa bu yaklaşım, çizimin en güçlü tarafını gözden kaçırır. Çizim yalnızca gördüğümüz şeyin kaydı değildir. Aynı zamanda nasıl gördüğümüzün kaydıdır.


Aynı sokağa bakan on kişi, on farklı çizim yapar. Çünkü herkes başka bir noktayı seçer, başka bir ilişkiyi önemser, başka bir ayrıntıyı büyütür ya da dışarıda bırakır. Biri yapının strüktürüne odaklanırken diğeri sokakta bekleyen insanları fark eder. Biri ışığı çizerken başka biri gölgede kalan boşluğu görür.

Dolayısıyla çizim nesnel bir kopya değil, öznel bir seçme ve yorumlama sürecidir.


Bu nedenle atölyede katılımcılara yalnızca “neyi çizdiklerini” değil, neden onu seçtiklerini de düşündürmeyi önemli buluyorum.

Bu çizgi neden burada?

Bu boşluk neden önemli?

Gözün ilk olarak nereye gitti?

Mekânın hangi parçası sende bir duygu uyandırdı?


Çizim sırasında yapılan her seçim, kişinin çevresiyle kurduğu ilişkinin küçük bir göstergesidir. Çizginin titrek ya da sert olması, bazı alanların ayrıntılı, bazılarının neredeyse boş bırakılması tesadüf değildir. Bunların tümü algının, bedenin ve o ana ait ruh hâlinin izlerini taşır.

Bu yüzden çizim benim için yalnızca bir görüntü üretme biçimi değil; insanın hem çevresini hem de kendi bakışını tanıma aracıdır.


Roma, Trastevere'de yüksek lisans tez çalışması için yapılan eskiz anlarından biri

El, göz ve zihin arasındaki ilişki


Bir şeyi çizerken yalnızca elimiz çalışmaz. Gözümüz çevrede dolaşır, zihnimiz gördüklerini sınıflandırır, bedenimiz pozisyon alır ve elimiz bütün bu süreci bir yüzey üzerinde görünür hâle getirir. Çizgi, gözle el arasında gerçekleşen basit bir aktarım değil; algı, hafıza, karar ve hareketten oluşan karmaşık bir ilişkinin sonucudur.


Çizim sırasında el, zihnin emirlerini uygulayan pasif bir araç değildir. Elin kendi bilgisi vardır.

Kalemin kâğıda değdiği anda ortaya çıkan sürtünme, hız, direnç ve basınç, düşüncenin yönünü değiştirebilir. Bazen elin yaptığı beklenmedik bir hareket, zihnin planladığından daha güçlü bir sonuç üretir. Bir çizginin yanlış yere gitmesi, yeni bir biçimin başlangıcına dönüşebilir. Bu nedenle çizmek, yalnızca düşüncenin dışa aktarılması değildir. El hareket ettikçe düşünce de biçimlenir. Bir başka ifadeyle, insan yalnızca düşündüğünü çizmez; çizerken de düşünür.


Bugün ekranlarla kurduğumuz ilişkide hareketlerin büyük bölümü birbirine benzemeye başladı. Kaydırıyor, dokunuyor, büyütüyor ve küçültüyoruz. Yüzeyle ilişkimiz gittikçe pürüzsüzleşiyor. Oysa kalemle kurulan temas başka türlü bir dikkat ister. Kalemin ağırlığını, kâğıdın dokusunu, çizginin hızını ve elimizin basıncını fark ederiz. Bu fiziksel ilişki, düşüncenin de yavaşlamasını sağlar. Kalem kâğıda değdiğinde geri alma tuşu yoktur. Yapılan iz oradadır.

Bu nedenle elde çizim, yalnızca görsel değil, bedensel ve zihinsel bir deneyimdir. İnsana karar vermeyi, kararının sonucuyla kalmayı ve hatayı üretimin bir parçası olarak görmeyi öğretir.


Metro Portreleri çizimlerinden biri, Marmaray, İstanbul
Metro Portreleri çizimlerinden biri, Marmaray, İstanbul

“Ben çizemem” cümlesinin arkasında ne var?

Atölyelerde en sık karşılaştığım cümlelerden biri şudur:

“Benim çizim yeteneğim yok.”

Bu cümle çoğunlukla gerçek bir beceri değerlendirmesi değildir. Daha çok, kişinin ortaya çıkacak sonuçla ilgili korkusunu ifade eder.

“Yaptığım şey güzel görünmezse ne olacak?”

“Diğer insanlar benden daha iyi çizerse ne olacak?”

“Gördüğüm şeyi benzetemezsem başarısız mı sayılacağım?”

Çizme korkusunun altında çoğu zaman bakamamak değil, yargılanmak vardır. İnsanlar çizgi çizmeye değil, kötü bir çizim ortaya çıkarmaya korkar.


Bu nedenle atölyedeki ilk hedefim katılımcılara daha kontrollü çizgiler yaptırmak değil, onların çizgi üzerindeki kontrol takıntısını biraz gevşetmektir. Çünkü çizim, yalnızca hâkimiyet kurmakla ilgili değildir. Bazen çizgi elden kaçar. Oran bozulur. Perspektif kayar. Renk sınırın dışına taşar. Fakat bütün bunlar çizimin değersiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, çizimin insani tarafı çoğu zaman bu kusurlarda görünür.

Fotoğraf makinesinin yapabildiği kusursuz bir kaydı yeniden üretmeye çalışmanın anlamı yok. Eskizin gücü zaten birebir benzemesinde değil; seçmesinde, eksiltmesinde, abartmasında ve dönüştürmesindedir.

Bu yüzden kişinin “doğru çizmek” baskısından önce dürüstçe bakmayı öğrenmesini önemsiyorum.


Tasarım Atölyesi Kadıköy'de, Çizgi ile Bak Çalıştayı, 2026
Tasarım Atölyesi Kadıköy'de, Çizgi ile Bak Çalıştayı, 2026

Suluboya neden korkulu bir rüyaya dönüşüyor?


Suluboya birçok insan için hem çok çekici hem de korkutucu bir malzemedir. Renklerin şeffaflığı, suyun yüzeyde yayılması ve katmanların birbirine karışması son derece etkileyicidir. Fakat suluboya aynı zamanda kontrol edilmesi zor bir malzemedir. Yağlıboya ya da akrilik gibi kolaylıkla üzeri kapatılamaz. Kâğıda bırakılan koyu bir renk tamamen geri alınamayabilir. Fazla su leke oluşturabilir. Renk, beklenmedik bir yöne akabilir. İşte tam da bu nedenle suluboya birçok kişi için korkulu bir rüyaya dönüşür. Çünkü suluboya insanın kontrol isteğini açıkça ortaya çıkarır.


Her şeyin sınırlar içinde kalmasını, rengin tam istediğimiz noktada durmasını ve sonucun önceden tahmin ettiğimiz gibi olmasını isteriz. Oysa su bu kurallara tam olarak uymaz. Kâğıdın eğimine, yüzeyin nemine, fırçadaki su miktarına ve yanındaki renge göre hareket eder. Suluboya bize malzemeyle yalnızca hükmeden bir ilişki kuramayacağımızı gösterir.

Onu yönetmeye çalışabiliriz ama aynı zamanda onu dinlememiz gerekir. Bu nedenle suluboya, “Çizgi ile Bak” yaklaşımı için oldukça iyi bir araçtır. Çünkü burada amaç kusursuz ve kapalı bir resim üretmek değil; gözlem, karar ve tesadüf arasında bir ilişki kurmaya yönelik eskiz yapabilmektir.

Suluboyada her şeyi ayrıntılı biçimde tarif etmek her daim mümkün olmadığı gibi gerekli dedeğildir. Bazen tek bir renk lekesi bir gölgeyi, birkaç fırça hareketi bir ağaç kütlesini, boş bırakılmış bir alan ise gökyüzünü anlatır.

Katılımcı böylece her ayrıntıyı çizmenin gerekli olmadığını fark eder.

Bu çok önemli bir eşiktir. Çünkü görmek, yalnızca daha fazla ayrıntı toplamak değildir. Görmek aynı zamanda neyin önemli olduğuna karar vermektir.




Urban sketching (Yerinde Çizim / Yerinde Kentsel Çizim):

Bir yeri uzaktan çizmek değil, onun içinde bulunmak


“Çizgi ile Bak” atölyesinin en önemli dayanaklarından biri urban sketching, yani yerinde kent çizimi pratiğidir. Urban sketching, kısaca gidilen ya da yaşanılan yerleri doğrudan gözlemleyerek çizmek olarak tanımlanabilir. Urban sketching’in asıl gücü, insanı mekânın içine yerleştirmesidir.


Bir sokağa dair gözlemleri fotoğraftan çizdiğimizde görüntü büyük ölçüde sabittir. Oysa o sokağın içinde oturup çizmeye başladığımızda rüzgârı, sesi, sıcaklığı, kokuyu, insan hareketlerini ve zamanın geçişini de deneyimleriz. Önümüzde duran manzara sürekli değişir. İnsanlar gelir ve gider, araçlar görüşü kapatır, ışık yer değiştirir, gölgeler uzar. Çizim bu nedenle yalnızca bir görüntünün değil, belirli bir zaman aralığında yaşanan deneyimin kaydı olur.

Bir urban sketch her şeyi anlatmaz. Çizimi yapan kişi, sınırlı bir süre içinde bazı kararlar verir. Bir yapının bütün pencerelerini tek tek çizmek yerine ritmini gösterir. Kalabalıktaki herkesi tamamlamak yerine birkaç hareketle yoğunluğu aktarır. Renklerin tümünü kopyalamak yerine o anın atmosferini taşıyan küçük bir palet seçer. Bu eksiltme süreci, kent algısı açısından son derece değerlidir. Çünkü kenti anlamak, içinde bulunan her nesnenin envanterini çıkarmak değildir. Mekânın karakterini oluşturan ilişkileri fark etmektir.

Dolu ile boş arasındaki dengeyi, insan ölçeğini, hareketi, beklemeyi, eşikleri, karşılaşmaları ve gündelik kullanım biçimlerini görmek gerekir.


Urban sketching, katılımcının kentle doğrudan temas kurmasını sağlar. İnsan kente dışarıdan bakan bir gözlemci olmaktan çıkar ve o anın bir parçasına dönüşür.

Bir yerde uzun süre oturup çizdiğinizde çevre de sizi fark etmeye başlar. İnsanlar ne yaptığınızı sorar, yanınıza gelir, kendi hikâyelerini anlatır. Böylece çizim, yalnızca mekânı gözlemleme değil, insnlarla iletişim kurma aracına da dönüşür.


Sokak Forumu kapsamında, Şebnem Kayhan eşliğinde gerçekleştirilen “Art Interview” etkinliğinden bir kare. Kadıköy, 20–23 Mayıs 2024.
Sokak Forumu kapsamında, Şebnem Kayhan eşliğinde gerçekleştirilen “Art Interview” etkinliğinden bir kare. Kadıköy, 20–23 Mayıs 2024.


Şehir Planlama ve kentsel tasarım eğitimimle ilişkisi


Bu atölye, benim sanat ve tasarım pratiğimden bağımsız bir çalışma değil. Kent planlama, kentsel tasarım, çizim, eğitim ve sanat alanlarında yıllardır yürüttüğüm çalışmaların ortak bir zeminde buluştuğu bir yapı. Kent ve bölge planlama eğitimim sırasında kenti farklı ölçeklerde okumayı öğrendim. Haritalar, analizler, planlar ve mekânsal veriler aracılığıyla kenti anlamaya çalıştım. Kentsel tasarım alanındaki yüksek lisans sürecimde ise insanın mekânı nasıl algıladığı, deneyimlediği ve kullandığı üzerine daha yoğun biçimde düşündüm.


Roma’da, özellikle Trastevere üzerine yürüttüğüm tez çalışması da bu düşünsel hattın önemli bir parçasıydı. Kent yalnızca fiziksel bir biçim değildir. Sokakların genişliği, yapıların yüksekliği, zemin katların kullanımı, hareket rotaları, tarihsel katmanlar ve kamusal alanlar insanın davranışını ve algısını doğrudan etkiler. Yürümek, bakmak, yönelmek, durmak, bir eşiği geçmek ya da bir meydanda vakit geçirmek; bunların tümü mekânı anlamanın yollarıdır.

Bir kenti masa başında yalnızca haritalar üzerinden incelemek ile onun sokaklarında yürümek arasında büyük bir fark vardır. Harita bize yapısal ilişkileri gösterir. Fakat insan ölçeğini, yüzeylerin dokusunu, ışığı, sesi, kokuyu ve gündelik hayatın ritmini doğrudan vermez. Çizim, bu iki bilgi biçimi arasında bir köprü kurar. Hem analitik hem de duyusaldır.


Bir sokağı çizerken perspektifi, oranı, boşluğu ve yönlenmeyi analiz ederiz. Aynı zamanda mekânın bizde bıraktığı duyguyu, dikkatimizin nereye yöneldiğini ve orada bulunma deneyimimizi de kaydederiz.

Bu yüzden çizimi kenti anlamanın yalnızca estetik değil, araştırmaya dayalı bir yöntemi olarak görüyorum.


İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık'ta Desen Dersleri'nin birinden kare
İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık'ta Desen Dersleri'nin birinden kare

 

Üniversitede verdiğim dersle bağlantısı


Üniversitede mimarlık öğrencilerine verdiğim Mimarlıkta Desen dersiyle “Çizgi ile Bak” atölyesi arasında doğrudan bir ilişki bulunuyor. Mimarlık eğitiminde çizim çoğu zaman temsil aracı olarak ele alınır. Öğrenciden bir yapıyı, fikri ya da projeyi anlaşılır biçimde aktarması beklenir. Fakat çizimin yalnızca son fikri sunan bir araç olarak görülmesi eksik kalır.

Çizim aynı zamanda fikri kurar. Öğrenci bir mekânı çizerken oranı, ölçeği, derinliği, boşluğu, hareketi ve strüktürü daha yakından incelemeye başlar. Çizmediği zaman gözünden kaçan ilişkileri çizim sırasında fark eder.


Dolayısıyla desen dersi öğrencinin el becerisini geliştirmekten ibaret değildir. Asıl mesele, mimarlığın gerektirdiği mekânsal algıyı geliştirmektir. İyi çizen bir öğrenci yalnızca daha estetik görüntüler üretmiş olmaz. Mekânı daha dikkatli okuyabilir, parçalar arasındaki ilişkileri daha güçlü analiz edebilir ve fikirlerini daha doğrudan aktarabilir.

Fakat burada “iyi çizmek” ile kastettiğim akademik anlamda kusursuz resimler üretmek değil.

Bir çizginin güzel olması, düzgün ya da pürüzsüz olmasıyla ölçülemez. Çizginin neyi aradığını, neyi düşündüğünü ve mekânsal bir ilişkiyi ne kadar açık biçimde ortaya koyduğunu önemserim.

“Çizgi ile Bak” atölyesi, üniversitedeki bu yaklaşımın daha farklı yaşlardan ve disiplinlerden katılımcılara açılmış hâli olarak da düşünülebilir.


İstanbul Teknik Üniversitesi'ndeki derste yaptığım çizimlerden biri
İstanbul Teknik Üniversitesi'ndeki derste yaptığım çizimlerden biri

Tezimden atölyeye uzanan düşünce


Tez çalışmamda kent, algı ve yürüme ilişkisi üzerine düşünürken, bir mekânın yalnızca biçimiyle değil, deneyimlenme biçimiyle var olduğunu daha açık gördüm. Özellikle tarihsel dokusu korunan kentlerde insanı çeken şey yalnızca yapıların “güzel” olması değil farklı dönemlerin üst üste binmesi, yüzeylerde zamanın izlerinin kalması, sokakların insan ölçeğine yaklaşması ve gündelik hayatın mekâna karışması, kişinin orayla bağ kurmasını kolaylaştırmasıdır.


İnsan, steril ve hiçbir iz taşımayan bir çevrede başka; yaşanmışlıkları görünür olan bir yerde başka türlü hisseder. Bu nedenle kenti anlamaya çalışırken yalnızca biçimsel düzenlemelere değil, insanın orada nasıl yürüdüğüne, nerede yavaşladığına, neye baktığına ve hangi noktada kendini ait ya da yabancı hissettiğine de odaklanıyorum.

Çizim de bu araştırmanın kaynak yöntemi olarak da konumlanmış oluyor.

Çünkü çizmek için yavaşlamamız, durmamız ve mekâna daha uzun süre maruz kalmamız gerekir. Normalde birkaç saniyede geçeceğimiz bir cepheye yirmi dakika boyunca baktığımızda, yapıyla kurduğumuz ilişki değişir.

Artık yalnızca onu görmeyiz; onu çözmeye başlarız.


Piazza del Popolo'yu gören tepenin birinde sabahın erken saatlerinde yapılan, yürüyüş sonrası gözlem eskizi
Piazza del Popolo'yu gören tepenin birinde sabahın erken saatlerinde yapılan, yürüyüş sonrası gözlem eskizi


Sonuç: Bir çizgiyle başlayan ilişki


Çizmek için görmeyi öğrenmek, görmek için durmak, merak etmek ve karşımızdakine zaman vermek gerekir. Kalemi elimize aldığımızda gözümüz yavaşlar. Göz yavaşladığında ayrıntılar belirginleşir. Ayrıntılar belirginleştikçe nesneler arasındaki ilişkileri görmeye başlarız. Böylece mekân, yalnızca içinden geçtiğimiz fiziksel bir çevre olmaktan çıkar; okunabilen, hissedilebilen ve yeniden yorumlanabilen bir yapıya dönüşür. Suluboya ise bu sürece belirsizliği, akışı ve tesadüfü ekler. Bize her şeyi kontrol edemeyeceğimizi, fakat oluşan durumla ilişki kurabileceğimizi öğretir.


Urban sketching bütün bunları kentin içinde, gerçek zamanlı bir deneyime dönüştürür.

Tezimde incelediğim kent, algı ve yürüme ilişkisi; üniversitede verdiğim Mimarlıkta Desen dersinde üzerinde durduğum el, göz, zihin ve mekân birlikteliği; kendi sanatsal pratiğimde araştırdığım hafıza, beden ve çevre meseleleri bu atölyede aynı noktada buluşuyor.

Bu yüzden “Çizgi ile Bak”, benim için tek seferlik bir çizim etkinliği değil.

Kentle kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmeye yönelik bir çağrı.

Daha iyi eskiz yapmak kadar, daha dikkatli görmek üzerine bir çalışma.

Elin kalemle, bedenin mekânla, insanın yaşadığı çevreyle yeniden bağ kurmasının küçük ama güçlü bir yolu.

Çünkü bazen bir yeri anlamaya başlamak için ihtiyacımız olan şey, yalnızca durmak ve ilk çizgiyi çekmektir.


Kadıköy Moda'daki kafelerin birinde yapılan eskiz, İstanbul
Kadıköy Moda'daki kafelerin birinde yapılan eskiz, İstanbul

Yorumlar


bottom of page